Menüler kısmından ayarlayınız.

Ruşen HAKKI

(1936-2011)Kütahya’da 1936 yılında doğan Ruşen Hakkı Özpençe, Kütahya Erkek Sanat Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra, İstanbul’da açılan Tapulama Kursu’nu bitirdi. ”Yollarda” adlı ilk şiiri 1954 yılında Yeşilay dergisinde yayınlanan Özpençe’nin daha sonra şiir, kitap tanıtma yazıları ve hikayeleri Türk Dili, Yeni Ufuklar, Soyut, Varlık, Yeditepe, Güney, Dost, Yansıma, Yeni Adımlar, Kıyı dergiler ile Milliyet, Yeni Ortam, Kocaeli gazetelerinde yayımlandı. Türkiye Yazarlar Sendikası, İnsan Hakları Derneği, Dil Derneği, Basın Konseyi ve Edebiyatçılar Derneği üyesi olan Hakkı’nın eserleri şunlar: ”Şiir: Köprü, Yuvarlak Masa Oturumu, Hüznün Dalgın Kuşları, Dağlama, Çakmaktaşı Kav Kıvılcım, Canevimden, Üretimde Sevda. Hikaye: Sokağın Ucu Deniz, Irmak, Kentin Konukları, Sırtı Çil Çiçeği Bahçesi Kadın, Elini Hünerle, Kuşlara Yelek Giydir, Benim Sevgili Papatyam. Roman: Umudun Çiçeklendiği Günler. Günlük: Bir Şafaktan Bir Şafağa”

 

 

AY ALTINDA

Yürürdü, izi kalırdı patikalarda
ve birer kozalak gibi sallanırdı dallarda bir keçinin çepişine melemesi.

Başını döndürürdü hiç sektirmeyen cumartesi
ve aylardır kuşunu bekleyen boş kafesi
yumup gözünü geçerdi kuş cennetinden.

Dönüp dönüp geçerdi aynı yerlerden
görmese de tanıyacakmış gibi bir dostu sesinden
kulak kabartırdı doğadan kopan her sese.

Öylece duruyor işte yalnızlıktan biçtiği elbise
pek sevinecek biri gelip usulca giyinse
ve alıp boş kafesi geçirse bir ormandan.

Ne kalmışsa geride yaralı anılardan
alıp da geçseydi hüznün deltasından
bir bozlağa dönüşürdü keçinin melemesi.

Bir adam ayaltında öyle dingin, sessiz ve bir ana gibi
öksüz türküleri emzirmesi

Adam Sanat, Aralık 2004

ÇENGEL

önce vardı soruların
akıl uçuran
yaprak düşüren
nü eyleyen ağacı

bilinmeze salan
yuvasından kuşu

bir kuş nereye uçar
sıyırıp geçtiğinde
burnunu barut kokusu

yaprak nereye düşer
son kez okşayarak dalını
kuş uçup gittiğinde

kalır mı
bir tutam hüzün
çengelinde ay’ın?


Akademi Gökyüzü, sayı 1, 2007

GÜMÜŞ ATLAR MÜZESİ

‘bu son’ diyorsun, gösterip
avuçlarına sığan gökyüzünü…

ama arda bir şey var sonsuz gibi
bak işte, kutsayıp geçiyor gümüş yüzüğünü

ve gümüşten atlar geçiyor kişneyerek,
bilmeyerek binicisinin gel geç körlüğünü

gümüşten atlar ki hiçbiri gem tutmaz
aranır durur kim çözecekse kördüğümü

ve vardığında kan ter içinde erimine
akar alnındaki akıtma, kimseler görmez öldüğünü!

işte, ‘bu son’ diyorsan, gene aldanırsın
sürer gider atların güzelim gümüşlüğü

sürer gider varken gümüş döküm ustaları
göğü de delip geçer atların özgürlüğü

‘bu son’ diyorsan, gösterip
avuçlarına sığan gökyüzünü…

hüzünle yumalısın giderayak yüzünü!

(Adam Sanat / Sayı: 231)

Kışburnu

kurcalarsa yaprağın tarihçesi
üst üste yanılgılar ve imla hataları
doğrular bir güzün bittiğini

bir kozalak bir kışburnu gibi uzanır
sandıkları açar, yünlüleri deşer
empirmeler, ipekliler dürülür kaldırılır

odun kıran çakal sesi, kırmızı gül artıkları
anımsatsalarda da çözülmeyen suları
hep birden yanıltırlar kışburnu kozalağı

ben bunu bildim bunu söylerim
kötü bir davranıştır üşütmek anıları
kar bindirmeden aktarmalı hüzünlü çatıları

OYUN İÇİNDE OYUN

Sabahın en erkenc”isi
üç kız çocuğu
oyun oynar gibi şenlikliyodar çöplüğü…

Ne buldularsa işe yarar
doldurup çuvallara
yürüyüp gidiyorlar
bıcır adımlarla

bir günü daha
kutlamanın sevinciyle!..


Adam Sanat, Şubat 2004

YARIM HİKÂYE

Kimsenin ama hiç kimsenin bilmediği sır
değil tıkayan yolu, olsaydı
korkuya boğardı kaldırımı
barikat önünde çiğnenen gül!

 

Belki bir virgül
sonunu getirebilir hikâyenin…

 

diyelim bir havuz ve su
derinlik korkusu!..

 

Derin bir yara izi sol şakağında
istese de silinmeyen kimliği oldu…

 

Ta 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e
ya ölümden hayata ya hayattan ölüme
döküle döküle yağmurlar gibi
yetmişine merdiven dayadı…

 

Yanlışı da oldu… hiç dokunmadığı söküğü
Nedir, bilinir bir gün bulunduğunda günlüğü…

 

(Adam Sanat, Sayı: 200)

.

Bağbozumu

Ekmeği akıt
suyu böl!

Suyu bahçeye çevirir gibi
yüzünü bana çevir,

kirpiklerini batır hüznüme

ve öğret bana deliliği,
çünkü çok bunaldım
aklımı hep yanımda taşımaktan!

Bilsem bensiz çıldıracak nikotin
inan, çeker giderdim
üstüne basa basa sözcüklerin.

Beni bağışla,
adı bağbozumu olan
bir hüzünse bana yakışan!

Böylesi Hasretin

Kapıyı çaldım ses yok, içeri girdim
Seslendim usulca: nerelere saklandın?
Ve birden ürktüm sensizliğimden,
Uçup gitti pencereden aklım

Bırakıp gitmişsin öylece herşeyi,
Sevmediğin halde dağınıklığın her türlüsünü.
Divanda sıcaklığını, aynada yüzünü unutmuşsun,
Mutfağın bir köşesinde yanık Yemen türküsünü

Ve iyi ki unutmuşsun silmeyi gözlerinin izini,
Her odada kokun ve çok sevdiğim hüznün
Ve terliklerinin duruşu…ardından koşar gibi
Terli, soluk soluğa ve öylesine üzgün!

Hemen elimin altında divandaki sıcaklığın,
Diyorum: nereye gidebilir bir not bile bırakmadan!
Belki çarşıdasın, belki bir kahve içimi komşuda,
Huyundur, uzak yere gitmezsin çiçekleri sulamadan.

Sıkıldım su içtim, televizyonu açıp kapadım,
Aynadaki yüzünü öptüm, terliklerini düzelttim,
Avuçlarıma yaydım divandaki sıcaklığını,
Dedim:görülmemiş böylesi hasretin!

Oysa daha bu sabah uğurladın beni,
Dedin:erken gelirsen sinemaya gideriz
Belki dondurma yeriz sinema çıkışı
Parka uğrar ev kaçkını kedileri severiz

Birden sesi kapıda dönen anahtarın
Döndürüyor uçup giden aklımı yuvasına
Ve ”seni seviyorum” derken öptüğüm yanağın
Bir kırmızı gül gibi düşüyor avuçlarıma

(1936)

Hüznün Dalgın Kuşları

Bir türküyü dinliyorum sırtımda duvar
Adımlarından anlıyorum saçları panayırlı
Geçip gidiyordu – Ardından güz çiçekleri.

Bir kumsalı akşamlıyorum sırtımda eli
Duruşundan anlıyorum ucundayız sevişmenin
Usulca uzanıyor – Gözleri menevişli.

Bir döşeği atıyorum gerildikçe kollarım
Soluğundan anlıyorum tükendi tükenecek
Köprü olsa – Altından ırmaklarım.

Ürkek ama hep ürkek
Hüznün dalgın kuşları.

Küçük Yanlışlar

Ne yiyip ne içiyorum
hasta mıyım söker miyim
özlemini duyuyor muyum bazı şeylerin
örneğin
martıyı uçarken
karıncayı didinirken
arıyı ballarken güzellemenin
kıymığı yok içerde

içerde
gene yürek yüreğeyiz dostlarla
hesap kitap
ve birtakım küçük yanlışlar
ki üstünde durmaya değer
ki inanıyoruz zamanın yargısına

Gün gölgesini düşürdü mü duvara
demir kafesin,
adımız ünlendi mi
çayımız demlendi mi
bir gün daha

bir gün daha yakınım
sana ve çocuklarıma

‘Ya işinden atarlarsa
yeni bir iş bulamazsan çıktığında…
ya çocuklar ağlarlarsa
-ki hiç dayanamam bilirsin
bilirsin seni ne çok severim-
ne yapar ne ederiz şu pahalılıkta’
diye yakınmaktasın son mektubunda

Tasalanmakta haklısın
haklısın çocuklar konusunda
v elbette bilirim bizleri ne çok sevdiğini
ne var ki
allah kerim değilse de çağımızda
gene de bir çaresi bulunur bütün bunların
ve bunca yıkımın
gün olur hesabı sorulur

Yosuna Sığıntı Mavi

Bak işte şurda,
akarsuyu kıran
taşın yanında,
çakıllar arasında
mavisi yosun tutmuş
bir şey var.

Dallarla oynaşıp da
suyu öpen günışığı
kamaştırmasa gözlerimi
ele verecek kendini
yosuna sığıntı mavi

bağışla adını,
de ki ‘bir anıyım
belki umudun dalgınlığı
ya da doğanın sabrıyım
sel idim duruldum
yosunda kendim buldum.’