Menüler kısmından ayarlayınız.

Hac yolunda kendini bulan şair: Nabi

 

Hac yolunda kendini bulan şair: Nabi
Peygamber Efendimizin topraklarında baştanbaşa yeni bir ruh elbisesine bürünen Nabi, huzura Şair Nabi menakıbı diye dillere destan olan Nat’ını yazarak varmak ister ve gerçekleştirir.

Şiiri şiir yapan şey, her şeyden önce muhteviyatında barındırdığı manadır. Bu mananın oluşumu, evreleri, kaynakları ve onun münasebette olduğu diğer unsurlar, şiiri ören kelimelerle ortaya çıkar. Ve aslında tüm bunlar duru rahmani bir ilhamın evreninde yorumlanır. Prof. Dr. Cihan Okuyucu’nun kalemiyle Sütun Yayınları’nda çıkan ‘Nabi Mütefekkir Bir Şairin Romanı’ kitabını bu perspektiften ele alarak tahlil etme tercihinde bulunmamızın sebebi hikmeti aslında şairin ta kendisidir. Nabi, üzerinde özenle ve şevkle durulması gereken bir şair ve hatta ötesinde bir mütefekkirdir.

Nabi’nin hayatı diğer şairlerin hayatından biraz daha farklıdır. Algısı, yeteneği, cesareti, rastlantılarıyla, zuhuratların varlığı onun uçsuz bucaksız topraklarda bilinmesini sağlar. Gönlünü hacca gitmek için yoğunlaştıran Nabi, genç padişahtan himmet ister, bu istekle birlikte bütün kapılar açılır. Yol boyunca rahat ettirilmesi için emirnameler yazan padişah Mısır Valisine hitaben ‘…refah üzre hac ettirmek murad-ı hümayunumdur. Hacc-ı mebrurunda sa’y-i meşkûrunuz bile bulunmak matlubumdur.’ diyen hükümdar, İstanbul’dan Şam’a varıncaya değin yetkililere yanındakilerle birlikte rahat ettirilmeleri için emirnameler yazar.

Nabi şöyle seslenmektedir;

Gel gönül azm-i reh-i Beyt Huda eyleyelim

Sa’y edip Merveye tahsil-i Safa eyleyelim

SELAMSIZ SABAHSIZ GİDİLMEZ

O yıllarda İstanbul’dan Hac yolculuğu Harem’den başlardı. Adının Harem oluşunun nedenini iyi anlamak gerekiyor. Yol hali hiç belli olmaz. Yol, insanın hem içinde hem de dışında tezahür eder. Kutsal yolculukların yol hali de öyledir. İçten içe besleyerek sürer. Şiir içten içe seslenerek sürer. İstanbul’dan o günün şartlarında Kâbe’ye varmak için birçok ziyaretler gelir önlerine. Onlara uğramadan gitmek selamsız sabahsız gitmek gibidir. O nedenle İstanbul’dan Harameyn’e yol gider elbette. Mevlana’ya mutlaka uğrayıp bir icazet gereklidir. Tazimle bir ülfete oturmaya ihtiyaç vardır. Yol Halep’e götürür on üç yıl baba ocağına uğramayan Nabi’yi. Sonra sancılarla, yakarışlarla Urfa’ya döner. Fırat’ın üzerinden sandalla geçen şairimiz baba toprağını öperek hıçkırıklarını tutamaz ve şöyle mırıldanır;

Kalmadı kargeh-i dilde meta-ı aram

Oldu garetzede-i pençe-i yağma-yı vatan

Tahammül kalmamıştır tende, vücut kendi toprağıyla buluşmanın ağıtını Fırat’ın kenarında çağıldatmaktadır. Sonra yolcuya yol görünür ve suların ve söğütlerin diyarı Şam’a ulaşılır. Burada bir kahve yorgunluğuyla nefes alınarak şunlara rastlanır; ‘Kışlık kahvehanelerin duvarları Mani’yi kıskandıracak nakışlarla süslüdür; yazlık kahvehaneleri ise bir gül denizi çevreler. Sedirlere yarı uzanmış mahmur ve çapkın müşteriler kahve dağıtan sakilere laf atarlar;

Kahve sevdasını sekr giderirmiş derler

Sakiya la’lin ile kahveyi zemzemle de ver

Bu beytin mutlaka bir karşılığı vardır kahveci güzellerinde;

Sunulmadı bana kahve deme sen

Nasibin var ise gelir Yemenden

YOL DA ÖYKÜ DE UZUN

Yazarımız öyle ince dokur ki heybelerini, kilimlerini Anadolu diye ifade edebileceği büyük coğrafyanın istikamet üzere olan âli mekânlarını ziyaret ederek testisini doldurmaktadır. Kenan illerinden Veysel Karani’yi hatırlar ve oradan Kutsal Kudüs topraklarına ulaşır. Nil’in nazlı bir Leyla’ya benzemesi şairin yüreğine ilhamlar verir. Mısır’ın kalabalığına şaşıran şair şöyle mırıldanır; ‘Bu şehir öylesine büyük ve kalabalıktır ki melekler kanatlarını oynatacak boşluk bulamazlar. Yağmur damlaları da boşluk bulup yere erişemez’; yol uzundur, çilelidir. Mevsimler değişmektedir sürekli. Yollar uzadıkça yaşanılan hayat öyküleri de uzar, değişir ve ibretlik hisseler günlüklere düşer şiirin mısralarında. Peygamber topraklarında izler arar, geçmişin izleridir aranılan. Vahyin penceresinden bakar; baktığı bütün bir yeryüzüne Nabi.

HUZURA NAT İLE VARDI

Artık Peygamber Efendimizin topraklarındadır ve onun misafiridir. Oraya doğru yürüdükçe yüreklerde ve suretlerde değişim kendiliğinden oluşmaktadır. Medine’ye yarım saat uzaklıktadır ve Mescidi Nebevinin Yeşil kubbesi yürekleri heyecanlandırmış, nefeslerde değişiklikler olmuş, konuşmalardan dünyevilik giderek azalmıştır. Nabi de bu durumla baştanbaşa yeni bir ruh elbisesine bürünmüştür. Efendimize salatü selam getiren müminler topluluğuna Şair Nabi menakıbı diye dillere destan olan Nat’ını yazarak huzura varmak ister ve onu gerçekleştirir. Üzerinde durulması gereken, anlatılan öykünün aslının olup olmadığından ziyade sabah vaktinde Efendimizin mescidinin minarelerinden Natın okunduğunun ifadelendirilmesiyle başlayan bir inanç ve bağlılığın, bir iman ve teslimiyetin tezahürünün önemli ve etkileyici olduğudur. Ayaklarını bile uzatmayı edebe aykırı gören, Kur’an karşısında sabaha kadar uyumadan ayakta bekleyen ecdadın inancı bir medeniyet, bir ülkü ve bir Allah ve Resul ölçüsü ve sevdasıdır, aşkıdır.

Kasidenin matla beyti şöyledir;

Aya Habibi Huda ya Muhammed-i Arabi

Şefi-i ruz-i ceza ya Muhammed-i Arabi

Sütün yayınlarının edebiyat dizisinin önemini bir kez daha kavramış olmanın muhabbetiyle rüya yoluyla yazıldığı rivayeten nakledilen ya da huzuru Rasulüllaha Nat’la çıkan Şair Nabi şöyle salatü selam ile efendimize kendisini arz etmekte, bir şiir armağanı sunmaktadır;

Sakın terk-i edepden kuy-ı mahbub-i Huda’dır bu

Nazargah-ı ilahidir makam-ı Mustafa’dır bu

Felek mah-ı nev-i babüs-selamın cilvegahıdır

Bunun kandilidir hur matla’-ı nur u ziyadır bu

Habib-i kibriyanın hab gahıdır faziletde

Tefevvuk-kerde-i arş’ıcenab-ı kibriyadır bu

Müra’atı edep şartiyle gir Nabi bu dergaha

Metaf-ı kudsiyandır busegah-ı enbiyadır bu…

Şair Nabi bu yakarışlarla hac ibadetini tamamlarken hep Medine’de ruhunu teslim etmeyi istese de İstanbul’a döndükten sonra vefat eder.