Neler Oluyor?
00-00-0000 - 00-00-0000
1520, Prizren – Ocak 1572, Üsküp
Tezkire yazarı, kadı, mütercim, divan şairi
Asıl adı Pîr Mehmed olan Âşık Çelebi 926/1520 yılında Prizren’de doğdu. Dedesinin babası Mehmed Nattâ, XIV. yüzyıl sonunda Emîr Sultan’la birlikte Bursa’ya gelip yerleşen, seyyid bir ailedendir. Ailenin fertleri hem Ebû İshak zâviyesi şeyhliğinde, hem de nakîbüleşraflıkta görev alarak ilmî–dînî çevrelerde tanındı. Babası Seyyid Ali çeşitli şehirlerde kadılık yaptı ve Filibe kadısı iken 941/1534-35’te vefat etti; annesi ise II. Bayezid devri kazaskerlerinden Müeyyedzâde’nin kızıydı.
Rumeli’de doğup büyüyen Âşık Çelebi, çocukluğuna ve gençlik yıllarına dair ayrıntıları meşhur tezkiresi Meşâirü’ş-şuarâ’da anlatır. Tahsilini dönemin önde gelen âlimleri Sürûrî, Taşköprizâde, Arapzâde Abdülbâki Efendi, Ebüssuûd Efendi, Emîr Gîsû Efendi ve Muhyiddin Fenârî’nin yanında tamamladı. Dedesi Müeyyedzâde’nin ve babasının ilmî çevreleri sayesinde çok geniş bir tanıdık halkasına girdi; bu birikim, tezkiresindeki renkli portrelerin arka planını oluşturdu.
İlk resmî görevi Bursa mahkemesinde kâtiplikti; ardından 1541’de Emîr Sultan vakfına mütevelli tayin edildi. Beş yıl sonra Bursa vakıflarını teftiş eden Rûşenîzâde’nin olumsuz raporu üzerine bu görevden alındı ve 1546’da İstanbul’a döndü. Bursa yıllarında vebaya yakalanmakla birlikte iyileşmeyi başardı. İstanbul’da bir süre mahkeme kâtipliği yaptı; divan kâtipleri reisliğine aday gösterilse de çeşitli entrikalar sebebiyle bu makama gelemedi. Ebüssuûd Efendi’ye kâtiplik yaptı, hocası Muhyiddin’in vefatından sonra büyük güçlükle icâzet aldı ve Emîr Gîsû’nun desteğiyle mülâzım kaydedildi.
1550’de ilk kadılık görevine Silivri’de başladı ve aynı yıl evlendi. Ardından Priştine, Serfiçe, Narda, Alâiye (Alanya), Niğbolu, Çernovi gibi Rumeli ve Anadolu kazalarında kadılık yaptı. Narda kadılığında eski kadı Mûsâ ve voyvoda Ferruh Kethüdâ’nın entrikaları sebebiyle görevden alınması onu derinden sarstı; bu olaya 970/1562-63 tarihini “zulm” kelimesiyle düşürerek tezkiresinde uzun uzun anlattı. Kanûnî’nin “Halk içinde mu‘teber bir nesne yok devlet gibi” mısraıyla başlayan gazelini tahmis ederek padişaha sundu; nüfuzlu dostlarının da yardımıyla Niğbolu kadılığına tayin edildi.
1566’da bir olay üzerine tekrar azledildi; Sigetvar seferi dönüşünde II. Selim’e bir gazel ve arzuhal sunarak Karatova kadılığına getirildi, fakat 1569’da bu görevden de uzaklaştırıldı. Bu yıllar aynı zamanda en verimli yazı dönemidir. 1568’de Meşâirü’ş-şuarâ’yı tamamlayıp II. Selim’e sundu; eserin sonunda hayattan bıkkınlığını dile getirerek kendisi için sadece bir nakîbüleşraflık istedi. Yine bu dönemde Arapça Ẕeylü’ş-Şeḳāʾiḳ’ı kaleme alıp Sokullu Mehmed Paşa’ya takdim etti ve nihayet Üsküp kadılığına tayin edildi.
Üsküp’te görev yaparken zâtülcenp hastalığına yakalanan Âşık Çelebi 979/1572 yılı Şâban ayı sonlarında vefat etti ve burada defnedildi. Evliya Çelebi, mezar taşında Cinânî’nin “Âşık sefer eyledi cihândan” mısraının tarih olarak yazılı olduğunu kaydeder. Rindmeşrep, hoşsohbet, arkadaş canlısı, vefakâr ve keskin gözlem gücüne sahip bir şahsiyet olarak tanınan Âşık Çelebi, Türkçe’nin yanı sıra Arapça ve Farsça’ya hâkim bir mütercim ve nâsırdır. Mahlas olarak seçtiği “Âşık” adı, hem güzellere düşkünlüğünü hem de hayata bağlılığını yansıtır.
Nesirdeki kudreti, nazmına göre daha yüksektir. Klasik edebiyatımızın en önemli ve güvenilir kaynaklarından sayılan Meşâirü’ş-şuarâ, sadece şair biyografilerini değil, XVI. yüzyıl Osmanlı kültür ve günlük hayatını da canlı tasvirlerle aktaran benzersiz bir metindir. Arkadaş çevrelerini, meclisleri, eğlence yerlerini, kişilerin mizacını ve özel hayatına dair ayrıntıları süslü fakat akıcı bir dille anlatır; bu yönüyle hem edebiyat hem de sosyal tarih açısından birinci elden kaynaktır.