Ölüm: 12 Nisan 1893, İstanbul – Osmanlı İmparatorluğu (44 yaşında)
Meslek: Şair, yazar, lügatçı, öğretmen, eleştirmen
Defin yeri: II. Mahmud Türbesi haziresi, İstanbul
Hayatı
Muallim Naci, 1849 yılında İstanbul’un Saraçhanebaşı semtinde dünyaya geldi. Babası saraç ustası Ali Bey,
annesi ise Varnalı göçmen bir ailenin kızı Fatma Zehra Hanım’dır. Asıl adı Ömer’dir.
İlk öğrenimine İstanbul’da başladı; fakat yedi yaşında babasını kaybedince dayısının yanına gitmek üzere
Varna’ya geçti. Düzenli bir okul hayatı sürdüremediği için açığını özel derslerle kapatmaya çalıştı;
Arapça ve Farsça öğrendi, hattatlık ve hafızlıkla meşgul oldu. Daha sonra Varna Rüştiyesi’nde öğretmenlik
yapmaya başladı. Bu dönemde okuduğu Muhayyelât’taki “Nâci-bi’llâh” adlı kahramandan esinlenerek
“Naci” mahlasını benimsedi.
1867’de Varna’da açılan rüştiyeye Abdülhalim Efendi başmuallim tayin edilince Naci de ikinci muallimliğe
getirildi. Tuna gazetesinde şiir ve makaleleri yayımlandı. Ardından mutasarrıf Süleymaniyeli
Mehmed Said Paşa’nın yanında hususi kâtip olarak görev aldı; onunla birlikte Rumeli ve Anadolu’nun pek çok
şehrini dolaştı. 1881’de birlikte gittiği Sakız Adası’nda üç yıl kaldı; burada yazdığı şiirlerle
Tercüman-ı Hakikat’te adını duyurdu. “Kuzu”, “Nusaybin Civarında Bir Vadi”, “Dicle” gibi şiirleri
bu dönemin ürünlerindendir.
1883’te Said Paşa ile İstanbul’a döndü ve bir süre Hariciye Nezareti’nde çalıştı. Paşa’nın Berlin
görevlendirmesine katılmayıp İstanbul’da kaldı; memuriyetten istifa ederek gazeteciliğe yöneldi.
Birkaç arkadaşıyla birlikte yalnızca yedi sayı süren Âfâk dergisini çıkardı. Ardından Ahmet
Mithat Efendi’nin davetiyle Tercüman-ı Hakikat’in edebiyat sayfasını yönetmeye başladı ve
1884’te Ahmet Mithat’ın besteci kızı Mediha Hanım’la evlendi. Kayınpederinin teşvikiyle kısa sürede
Fransızca öğrendi; gazetedeki şiirleri ve çevirileriyle geniş bir şöhret kazandı.
İlk şiir kitabı Ateşpare (1883) ile adını duyurdu; ardından divan tarzı şiirlerini topladığı
Şerâre (1884) yayımlandı. Tercüman-ı Hakikat’te Recaizâde Mahmut Ekrem’in yazılarının yer alması
üzerine gazeteden ayrıldı; yazılarını Saadet, Vakit gibi gazetelerde sürdürdü. Şeyh Vasfî,
Necib Nâdir ve Abdülkerim Sâbit ile birlikte İmdâdü’l-midâd mecmuasını çıkardı; “Köylü Kızların
Şarkısı” şiiri, Türk edebiyatında köy hayatını konu alan ilk örneklerden biri kabul edilir.
Muallim Naci, bir yandan da Mekteb-i Sultani, Mekteb-i Mülkiye ve Mekteb-i Hukuk’ta dil ve edebiyat dersleri
verdi; Tevfik Fikret ve Mehmet Âkif gibi önemli isimler onun öğrencileri arasında yer aldı. 1887–1888
yılları arasında büyük ölçüde tek başına hazırladığı Mecmua-i Muallim adlı haftalık dergiyi
yayımladı; bu dergide ders notlarına ve edebiyat yazılarına geniş yer ayırdı.
1891’de Osmanlıca sözlüğü Lugat-i Naci üzerinde çalışmaya başladı. Türkçede kullanılan Arapça
ve Farsça kelimeleri derledi; Batı dillerinden geçen bazı kelimeleri de sözlüğe kattı. Örnek olarak kendi
şiirlerinden ve başka şairlerden mısra ve beyitler kullandı. Eser, Naci’nin vefatından sonra
Müstecabizâde İsmet tarafından tamamlanarak yayımlandı.
Hayatının son döneminde Gazi Ertuğrul Bey adlı manzum destanı kaleme alarak Sultan II. Abdülhamid’e
sundu. Bu eserde “Türk” kelimesini özellikle vurgulayarak kendini “Türk’üm” diye tanımlayan ilk şairlerden
biri oldu. Eseri beğenen padişah onu rütbe ve nişanlarla ödüllendirdi, maaş bağladı ve
“Tarih-Nüvîs-i Selâtin-i Âl-i Osman” unvanını verdi. Osmanlı tarihi yazmakla görevlendirilen Naci,
bu amaçla Söğüt, Bilecik, Yenişehir, Bursa ve İzmit’te incelemeler yaptı; ancak 1893’te ani bir rahatsızlık
sonucu İstanbul’da vefat etti ve II. Mahmud Türbesi haziresine defnedildi. Cenaze masrafları II. Abdülhamid’in
özel hazinesinden karşılandı.
Edebî Görüşleri ve Önemi
Muallim Naci, Tanzimat dönemi şiirinde “eski şiir”in önemli temsilcilerinden biri olarak anılır.
Aruz veznini Türkçeye kusursuz şekilde uygulamaya çalışan, eski şiirin imkânlarından kopmadan
yenilenme arayan bir çizgi izlemiştir. Recaizâde Mahmut Ekrem ile girdiği ve edebiyat tarihine
“Zemzeme – Demdeme tartışması” olarak geçen polemik, eski-yeni kavgasının sembollerinden biri hâline
gelmiştir.
Divan edebiyatını gerçekçilikten uzak bulup eleştirmekle birlikte, bütünüyle reddetmeyen; aksine eskiyle
yeniyi dengelemeye çalışan bir tavır sergiler. Dil konusunda sadeleşmeyi savunur, Osmanlı Türkçesini
ayrı bir dil gibi değil Türkçenin devamı olarak görür. Halk dilinde kullanılmayan kimi eski kelimeleri
ise ahenk ve musiki sebebiyle özellikle tercih eder.
Şiirde Türkçe kelimelerin gücünü ve yeterliliğini göstermeye çalışmasıyla, kendisinden sonra gelen
Mehmet Âkif, Tevfik Fikret ve Yahya Kemal gibi şairler üzerinde etkili olmuştur. Eleştiri yazıları,
dil ve edebiyat meseleleri üzerine görüşleri, dönemin estetik tartışmalarına yön veren metinler
arasında yer alır.
Eserleri (seçme)
Şiir Kitapları
Ateşpare (1883)
Şerâre (1884)
Fürûzan (1885)
Sümbüle (1889)
Terkib-i Bend-i Muallim Naci (1874)
Mûsâ b. Ebü’l-Gāzân yahut Hamiyyet (1881)
Zâtü’n-Nitâkayn yahut İbnü’z-Zübeyr (1889)
Mir’ât-ı Bedâyî (1903, ölümünden sonra)
Yâdigâr-ı Nâcî (1904, şiirlerinden derleme)
Gazi Ertuğrul Bey (manzum destan)
Diğer Çalışmalar
Demdeme (1886, edebî polemik ve eleştiriler)
Muallim (1887, eleştiri ve eğitim yazıları)
Medrese Hatıraları (1885, anı)
Ömer’in Çocukluğu (1890; daha sonra farklı baskılarla – çocukluk hatıraları)
Gazi Ertuğrul Bey destanını Sultan II. Abdülhamid’e sunması üzerine rütbe ve nişanlarla ödüllendirildi.
Padişah tarafından kendisine maaş bağlandı.
“Tarih-Nüvîs-i Selâtin-i Âl-i Osman” (Osmanlı padişahlarının resmî tarih yazarı) unvanı verildi.
Kısa Değerlendirme
Muallim Naci, Tanzimat’tan Servet-i Fünun’a uzanan çizgide, eski şiiri tümden reddetmeyip onu yenilik
arayışıyla birlikte düşünmeye çalışan bir köprü isimdir. Aruzun Türkçe ile uyumlu biçimde kullanılabileceğini
göstermek için çaba sarf etmiş, dilde sadeleşmeyi savunurken musikiyi ihmal etmeyen bir şiir dili kurmuştur.
Hem teorisyen, hem şair, hem hoca kimliğiyle Türk edebiyatında kalıcı bir yer edinmiştir.