Vezin: mef‘ûlü fâʿilâtün mef‘ûlü fâʿilâtün
Serv-i revân mı ḳaddi ya güllü gül budağı
K’ol ḳumrî-i dil ile cân bülbüli ḳonağı
Beñlü ruḫına anuñ öykünmek ister imiş
Lâle anuñçün urmış baġrına tâze daġı
Her târ-ı sünbüline biñ câna saṭılurken
Öykünmeye benefşe bir puladur çü baġı
O gül-ruḫuñ çemende bezmine daʿvet umup
Her lâle dutmadadur sāġar gibi ḳulağı
ʿAşḳıyla ʿārıżınuñ âb-ı revân döküp eşk
Taşlara başın urup gezmekde rāġ u tağı
Zülfine ḫoş ʿaṭâdur Ḥaḳdan aña ki olmuş
Hem örtü vü döşeği hem câme vü ḳuşağı
ʿAşḳı yolında çeşmüm ibnü’s-sebîl olana
Eyler sebîl her gün pür-eşk iki ḳabağı
Âh itdügümce artar ruḫsârı şemʿ-i şevḳi
Beñzer ki yel mūmudur anuñ ruḫı çerāğı
Sevdâ-yı sünbüli çün Muḥyî gibi benefşe
Fikre varup başını salmakdadır aşaġı
MUHYÎ
Günümüz Türkçesi:
Boyu yürüyen bir selvi mi, yoksa goncalı bir gül dalı mıdır,
Ki gönül kumrusu ile can bülbülünün konduğu daldır.
Benli yanağına benzemek istermiş,
Bu yüzden lale bağrına taze bir ben, bir nişan vurmuştur.
Her bir sünbül telinin uğruna bin can verilirken,
Menekşe, ona öykünmek için sapıyla birlikte bir pul değerindedir.
O gül yüzlünün çimenlikteki meclisine davet umarak,
Her lale, kadeh gibi kulağını dikmiş beklemektedir.
Yanağının aşkıyla gözyaşı olup akan su dökerim,
Başımı taşlara vura vura dağları ve ovaları dolaşırım.
Hak’tan ona ne güzel bir lütuf ki zülfü,
Hem örtüsü hem döşeği, hem elbisesi hem kuşağı olmuştur.
Aşk yolunda “yolcu” olana gözlerim,
Her gün iki yaş dolu çanağıyla birer sebil gibi su ikram eder.
Ne zaman âh etsem, yanağının şevk mumu daha da parlar,
Sanki onun yüzündeki ışık, rüzgârdan sönmeyen bir mumdur.
Sünbül saçının sevdasıyla Muhyî gibi menekşe de,
Düşünerek başını öne eğip boynunu bükmektedir.