Ağlasa derd-i derûmun çeşm-i giryânum sana
Âşkâr olurdı galib râz-ı pinhânum sana
Eğer ağlayan gözlerim sendeki iç dertlerimi (sana olan aşkımı) ağlayarak anlatsaydı, gizli sırlarım sana herhalde malum olurdu.
Mesned-i hüsn üzre sen ben hâk-i rehde pâymâl
Mûr hâlin niçe arz ide Süleymân’um sana
Sen güzellik tahtında oturuyorsun, ben ise yolların toprağında ayaklar altında eziliyorum. Ey Süleyman'ım! Bir karınca (mûr) kendi halini sana nasıl arz edebilir ki?
Şem’i gör kim meclisünde ağlayıp başdan çıkar
Hoş yanar yakılur iy şem’-i şebistânum sana
Meclisindeki muma bak, ağlayarak (eriyerek) kendinden geçiyor. Ey benim karanlık gecelerimin aydınlığı (mumu)! O mum senin için ne güzel yanıp yakılıyor.
Dün rakîbün cevrini men’ eyledün ben hastadan
Eyledi te’sîr gûyâ âh u efganum sana
Dün gece rakibin eziyetini bu hasta aşığından uzaklaştırdın; sanki benim ahım ve feryadım sana nihayet tesir etti.
Zahm-ı hicrân şerhi çün mümkin degüldür dûstum
Sîne çâkinden haber virsün girîbânum sana
Dostum, ayrılık yarasını anlatmak (açıklamak) mümkün değildir; göğsümdeki yırtıklardan (acılardan) sana ancak yakam haber versin.
Eyleme gönlin gözin cevr ile Avnî’nün harâb
Dürr ü gevherler virür bu bahr ile kânum sana
Avnî'nin gönlünü ve gözünü eziyet ederek harap etme; çünkü bu göz (deniz) ve gönül (maden) sana paha biçilemez inciler ve mücevherler sunar.