"Ben Sait Faik’i çok severim. Bizim büyük hikâyecilerimizden biridir. Büyük hikâyeci, büyük şair... Velhasıl büyük bir hikâyeci, büyük bir şair."
— Nâzım Hikmet
"Sait Faik, hayata, kalemine korkmadan dokunan sanatkârdı. Bu, büyük cesaret ve büyük kuvvet isteyen bir iştir. Onda her ikisi de vardı."
— Yusuf Ziya Ortaç
Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış bu şehrin lisesi, zaman geçtikçe daha canlı, daha berrak hatıralarla bize döner, bizi tekrardan içine alırdı. Biz, herhangi bir sınıftık. Herhangi bir son sınıf olduk… Ön avlusu, aynı zamanda burunları, kolları kırık heykellerle süslü bir müze bahçesi olan liseyi, bir gün ardımıza dönüp bakmadan başkalarına bıraktık.
Önümüzde hayat… Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu. Çoğumuz evlenmiştik. Aynı mahallede oturuyorduk, aynı yolları tepiyor, evimize varıyor; aynı kadını her akşam daha fazla sevmeye çalışıyorduk.
Harp zamanında idik… Anam bir sabah ekmeğin üstüne belli belirsiz tereyağı sürmüştü. Bütün ömrümce bol tereyağlar sürülmüş ekmek yedim. Fakat o günkü tereyağının sevincini duyamadım. Gün oldu ki, halkla; bu çarşıları, sefil dükkânları dolduran halkla aram bir uçurum gibi açıldı. Ama neden her zaman küçük, mütevazı köşeler aradım? Dostlarımı, en sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim.
Dünya birdenbire değişivermişti. Artık ne lise hayatı, ne geçmiş arkadaşlıkların sarhoş edici hatıraları kalmıştı. Şimdi uzun boylu, ipince bir İstanbul kızını boş bir odadan, yağan kara bakarak hatırlıyor; kurumuş hatıralar sarnıcına gizli, bilinmez bir membadan akan şarıl şarıl su sesleri duyuyorum. Bu son hatıralarla sonuna kadar idareye çalışıyorum.