Bir nisan akşamı, yola çıkmıştık. Geceyi o yanıp yanıp sönen ışıklar adasında geçirecek, sabah erkenden su üstü karagözüne çıkacaktık. Hava bir tuhaftı. Uzakta fırtına bulutuna da benzer sis vardı. Bir gündoğusu bu sisi temizleyiverdi. Bu sefer de gündoğrudan bir kara bulut gelip yağmurunu boşalttı. Sonra gökyüzünü boydan boya kaplayan bir ebemkuşağı görünce Kalafat:
— Selamet, dedi. Basalım artık. Hava düzeldi demektir.
Sivriada’nın bir mil açığında, sağımızdan hafif hafif bize yetişmeye çalışan poyraz kabarıverdi. Kalafat, kayığın burnunu poyraza çevirdi. Sivri’yi solumuzda bırakıp açılıyorduk. Sular bizi tam mağaranın önüne getirdi. Sandalın burnunu mağaraya soktuk. Bekledik. Kalafat kepçeyi daldırıyor, kocaman karidesler tutuyordu. Birden durdu. Yanımızdaki çocuğa:
— Baksana, Sotiri, dedi, ayı balığı geldi galiba, bir ses duydum.
On kulaç ötemizde terli, şişman bir zenci çocuğu gözleriyle fok, bize bakıyordu. Baktı ve daldı. Bu ihtiyar münzevi, senelerden beri buralarda. Bırakmış uzak denizlerini, yüzlerce karısını, binlerce çocuğunu, basmış gelmiş Marmara’nın bu Sivriada’sına… Güneş batıyor, martılar haykırıyor, karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını kaldırabilmek için deli gibi çırpınıyorlar.
Mağarayı ayı balığına bırakıp Sivri’nin Yassı’ya bakan kıyısına çıktık. Sotiri ile Kalafat, çalı çırpı aramaya gittiler. Üç adım ötemde, akşamın şimdi gövermiş renklerine doğru kırmızı bacaklarını sallayan bir martıya daldım. Hayvanın gözleri açıktı. Sotiri tepemde gözüküverdi:
— Ne oluyor bu martıya, Sotiri? dedim.
— Ölüyor be! dedi, ne olacak?
— Sahi ölüyor mu?
— Yok, yalandan. Ölüyor işte…
Bir martı, bir nisan akşamında sırtüstü uzanmış, hâlâ ölmeye çalışıyordu. İçimi bir keder yaladı. Yanından ayrılamıyordum. Martının kafasını ellerime almıştım. Bir avuç deniz suyu getirip ağzına damlattım. Şiddetle kafasını salladı. Bir titredi. Ve öldü. Yassıada’nın ışıkları yandı. Keyfim kaçmış, üzgün, ağlamaklı gibiydim.
Kalafat: — Ne oluyorsun be? dedi. Şair misin, ne boksun?
— Martı öldü de… dedim.
— Martı da ölür, dedi. İnsan ölmüyor mu?
Ben bütün gece uyumadım. Martılar simsiyah, ayın altında dolaşıp durdular. Sabaha karşı iskele sancak ışıkları ile durgun suları bize doğru atan bir vapur geçti. Aman ne güzeldi bu vapur sabaha karşı. Kalafat’ı uyandırdım. Vapuru gösterdim:
— Ne güzel, bak, Kalafat, dedim.
— Sen sahiden kaçıkmışsın! dedi. Kafasını bir iki defa salladı. Bir daha vapura baktı. Yırtık paltosuna girip kayboldu.