Beyoğlu’nun ara sokaklarındaki lokantalardan birinde öğle yemeği yedim. Acele etmeden yürüyerek caddeye çıktım. Gözüm Parmakkapı durağının karşısında asılı saate kaydı. Biri beş geçiyor. Bir sinemanın iki buçuk matinesine gireceğim; gireceğim ya daha vakit var. Bugün, hiç olmazsa şimdi, o kadar kaygısızım ki. Bir düşüncem de yok, derdim de.
Bana sorsalar şimdi, kendinden söz aç deseler, şaşırır kalırım. Ne derim? Şimdi yemek yedim derim, biraz sonra da sinemaya gireceğim. Başka bir şey söyleyemem. Bugün kaygılarının tümünü bir kenara atmış bir okul kaçağı gibiyim. Bir gün, on yedi, on sekiz yıl kadar önce bir gün, bir sabah erken, bilmiyorum nasıl bir özlemin kokusu burnumda, kendimi sokağa atmıştım. Uzun bir yolu yürümüş, köprüyü geçmiş, ver elini Gülhane Parkı demiştim.
Sıranın birine oturmuş, kalın bir ağacın gövdesine bıçakla oyulmuş bir yüreğe saplı oka bakmıştım. Parkların kanepelerine, ağaçlara kazılan şu yüreğe saplı ok resimleri için düşündüklerimi anımsıyorum şimdi. Sevdayı türlü süslerle dolu şiirlerden, resimlerden öğrenen, şiirin de resmin de bu yozlaşmış türüne özenen çocuğa ne der ağaca kazılmış yüreğe saplı ok? Bir şey demez. Küçümsenir, bayağı bulunur. Bana da bir şey dememişti, küçümsemiş, bayağı bulmuştum. Sonraları şiirin de, resmin de yalınını öğrenince sevdanın da böyle kestirmeden anlatılan biçimini sevdim.
Saat biri beş geçiyor. Sinemanın başlamasına daha bir buçuk saatlik bir zaman var. Ayazda dolaşacak değilim ya. Caddeye bakan kahvelerden birine girdim. Bir kötü fincanda kahve geldi. Bir de sigara yakıp sokağa daldım. Öndeki masada da bir adam oturuyor. O da sokağa bakıyor benim gibi. Belki o da yemekten çıkmış, bir sinemanın iki buçuk matinesine kadar olan zamanı caddede, ayazda geçirmemek için, kahvede oturan biri.
Bir ara yoruldum caddeye bakmaktan, adamı seyre koyuldum. O da caddeyle ilgisini kesmiş, cebinden incecik bir kâğıda sarılı çıkardığı bir saati elinde evirip çeviriyordu. Küçücük bir kadın saatiydi bu. Bir kol saati. Saati türlü yönünden inceleyip duruyor, sonra saatleri gösteren sayılara gözleri takılıyor, bir zaman gözünü ayırmadan bakıyordu. Camın önünden, tanıdığına benzettiği biri geçse, çok kısa bir zaman için geçenle ilgileniyor, sonra yeniden saate, hem de on iki saatin her birine ayrı ayrı yöneliyordu.
Baktım da. Bir mektuba başlamıştı. Heceledim, “sevgilim” diye başlıyordu. Sevgilim! Demek bir sevgilisi var. Saatin sahibi mi acaba sevgilisi? Evet, evet, öyle. Ona yazıyor. İlk cümleyi de okuyabiliyorum; “Saatini tamir için bana verdikten sonra senden ayrılır ayrılmaz, Beyoğlu’nda caddeye bakan kahvelerden birine oturdum.” Şimdi iş anlaşıldı. Saat, sevdiği kadının saati. Üstelik de ayrılmamışlar. Bir saatçiye götürüp tamir ettirecek.
Ben de bir kalem kâğıt çıkardım. Tıpkı önümdeki masada oturan gibi “Sevgilim” diye başladım mektubuma ben de. Beş dakika önce ömründen bir günü daha tüketmek için bir iki buçuk matinesini bekleyen, hiçbir bağı olmayan bir adamdım. Şimdi öyle mi? Zembereği kopmuş saatini tamir ettirmek için aldığım, yarın olmazsa öbür gün göreceğim bir sevgilim var şimdi bu kentte. Bir kahvede oturmuş, saatini elimde eviriyor çeviriyor, bir şeyler düşünüyorum. Şimdi bir bağım var.
“Saatler insana her zaman güzel şeyleri anımsatmıyor sevgilim. Şimdi de kalkmış kadrandaki sayılardan biri fena fena bakıyor yüzüme. Hangisi olduğunu iyice seçemiyorum ama. İçimin bir tuhaf olduğunu, başımın döndüğünü duyuyorum. Bir gün de, bir günün bir saatinde öleceksiniz.”
Burada bitirdim mektubumu. Adama baktım. Yoktu. Gitmiş olmalıydı. Kahvenin duvarındaki saate baktım. İkiyi yirmi geçiyor. Bir şeyler yazmak istemiş, yazmış, rahatlamıştım. Önümdeki kâğıdı okumadan yırttım. Elimde yuvarladıktan sonra, masanın üstündeki tablaya bırakıp kahveden çıktım.