Ah bir dağda bırakıp bir dağda bulacağım,
Leyla menekşesi...
Olursa bir yağlı kurşundan, bir de senin elinden olur ölümüm.
Bir seherde açsınlar bağrımı,
En deli rüzgârlar essin.
"Ne yiğitti" desinler, "ne filinta, ne hercai fiyaka..."
Dönüp baktıkları zaman; bir Oltu tesbihi,
Bir gümüş tabaka,
Bitlis tütününden yarım kalmış bir sarma cigara,
Şeyh İzzettin'in dünyanın bütün çocuklarına yaptığı muska
Ve sevda adına kurutulmuş bir karanfil bulsunlar mintanımın altında.
Ah yaban gülü, ah Karahazer çiçeği,
Ah gurbetin şıvan yıldızı, Leyla menekşesi...
Yağmurlu bir akşamüstünde duldada,
Dedemden öğrendiğim ilk duam gibi;
Yeşil ceviz altında koşturan karınca,
Harran üstünde her gece parlayan Süreyya...
Emek gibi, toprak gibi, kan gibi, hoyrat gibi,
Adilcevaz fırtınası, yedi dağın eşkiyası gibi...
Yasak gibi, bayrak gibi, baskın gibi,
Erişilmez bir şeydi seni sevmek!
Ah Leyla menekşesi, ah yaban gülü,
Ah Karahazer çiçeği, ah yaktığım o içli türkü...
Hani o zalim diyen, hani o hayın?
Şu üç kuruşluk dar-ı dünyada göğsüme şifasız ecza sürdüler
Ve yürüdüler gençliğimin üstünde...
Yağmur yağıyordu, kuşlar da vardı,
Uzandım yıldızlara, tutamadım...
Saçlarım ağardı şehir zindanlarında.
Alem uykudaydı, Adilcevaz uykudaydı.
Sevdam, menekşem, memleket gülüm...
Kuyudaydım, saçlarım ağarmıştı, sahtiyan uykudaydı.
Çıplaktı üzerim, mintanım kana bulanmıştı,
Ah Karahazer çiçeğim, sen uykudaydın...
Yıldızlar ve memleket uzaktaydı.
Sen böyle gideceksen, memleket böyle ağlayacaksa,
Ben kâbuslarına tabir düzeceksem şehir eşkiyalarının,
Kıyamet düzeceksem ve seni bekleyeceksem;
Bütün kuyulara, bütün suna boyunlu dağlara adını haykıracaksam;
Yırtılan mintanım, akan kanım, ağaran saçlarım
Ve memleket için "dön" diyeceksem; dön!
Dön yaban gülüm,
Dön Karahazer çiçeğim,
Memleket gülüm...
İbrahim SADRİ