Özet: Her canlı doğanın bir parçasıdır. Hiç kimse ihtiyacından fazlasını tüketerek ya da doğaya zarar vererek ona ihanet etmemelidir. Tabiat rengârenk, yemyeşil ve pırıl pırıldır. Bu güzelliği görebilmek için bakmayı bilmek ve güneş doğmadan uyanmak gerekir. Geç uyananlar bu güzelliklerin bir kısmını kaçırırlar; hayatları, baş tarafı okunmamış bir masal gibi eksik kalır.
Günlerden bir sabah… Kahramanımız Serçekuş uyandı. “Biraz daha uyusam mı, kalksam mı?” diye düşünürken, göreceği güzellikleri hatırlayıp yuvasından çıktı. Etrafı seyretmeye başladı. Bugün neler olacaktı?
Bütün canlılar uyanıyordu. Her biri uykuyla mücadele halindeydi. Bu mücadeleyi kazananlara ne mutlu! Ağaçlar, kuşlar, böcekler, göller, nehirler, denizler birbirlerine dayanıyor, birbirleriyle besleniyor, kovalanıyor, yan yana duruyor ve birbirlerinden güç alarak hayatlarına devam ediyorlardı. İnsanlar da öyle değil midir?
Gölün üzerinde bir kayık, içinde avcılar vardı. Gölün yakınındaki Kocabağ köyünde kadınlar ocakları yakıyor, erkekler caminin yolunu tutuyordu. Birazdan sofralara oturulacak, bakır tencerelerde pişen sabah çorbası içilecekti. Ardından herkes o günün işine koyulacaktı. Horoz sesleri çoktan etrafı sarmıştı.
Tabiat bir cümbüş, bir senfoni halinde görevini yapıyor; herkes rızkını yiyordu. Serçekuş tüm bu düzeni biliyor muydu? Bilemeyiz. O da diğer canlılar gibi kendisine çizilen yolda ilerlemek için kanatlandı. Cik cik ederek uçmaya başladı. Açlığı bastırıyordu. Doğa ona türlü türlü yiyecek sunuyor; otlar, başaklar, çiçekler karnını doyuruyordu.
Bu sırada gölün ortasından silah sesleri geliyordu. Serçekuş, avcıların yöntemlerini az çok bilirdi. Avcılar kuşların tecrübelerini alt üst eden planlar kurar; suya inme gibi mecbur kaldıkları alışkanlıklarını takip eder ve oralarda pusularla av yaparlardı.
Serçekuş bunları düşündü. Güneşin sıcaklığını vücudunda hissetmek için bir süre havada döndü. Sonra caminin üzerine geldi. Yaşlı bir ihtiyar konuşuyordu. İhtiyarı kartallara benzetti. Dediğini işitti: “Az konuşun, fakat öz konuşun.”
Daha yukarı dallara tırmandı; aşağıda çocuklar vardı, avlanabilirdi. Uzaktan bot içinde dört avcı görünüyordu. Arada bir silahlarını doğrultup ateş ediyorlardı.
Köylülerin çoğu tarladaydı. Çocuklar sokaklarda kedilerle, köpeklerle, civcivlerle oyun oynuyordu. Kadınlar ev işlerini yetiştirmek için tarladan daha erken dönüyordu. Yakındaki göl şehirden gelenlerce “Gölbaşı” diye anılıyordu; hafta sonları avcılar buraya doluşuyordu.
Bir avcı, evden çıkmadan önce hanımı tarafından uyarılmıştı. “Günah, hem de çocuklarını ihmal ediyorsun” demişti kadın. Ama adam dinlemedi. Arkadaşlarını da alıp yola çıktılar. Sabah olmadan Gölbaşı’na vardılar ve sala bindiler. Yanlarında eğitimli köpekler de vardı.
Göl sakindi. Birden silah patladı. Güneş doğdu ve tarla içinden binlerce kuş havalandı. Köyün çocukları ağlamaya başladı. Hayat, kaldığı yerden devam etmek için sanki bu sesi beklemiş gibiydi.
Serçekuş göl kıyısına kadar gelmişti. İçini saran korkuyla dağlara doğru uçtu.
Avcıların günü ikindiye kadar sazlıklar ve pusular içinde geçti. Gölde avcı sayısı artmıştı; vurulan ördek yerine bir insanı vurmak bile mümkündü.
Avcılardan bazıları yemek yiyip uyumuştu. Bizim avcı ise ağaca yaslanmış, dağları seyrediyordu. Birden Serçekuş yakındaki dala kondu. Avcı tüfeği doğrulttu.
Serçekuş konuştu: “Vurma beni.”
Avcı anlamadı. “Değer mi?” diye tekrarladı kuş. Avcı alay etti: “Elbette, av avdır. Mesele değer mi değmez mi değil.”
Serçekuş yine konuşmak istedi. Ama korkudan ciğeri patlamış gibi ağzından kan geldi. Buna rağmen “Yararı olmayacak!” diye seslendi.
Avcı tekrar nişan aldı; sonra gülerek silahı havaya ateşledi. Hayvanlar sağa sola kaçıştı.
Serçekuş ölümü düşündü. “Demek ki ölüm böyle bir şey…” diye iç geçirdi.
Tekrar konuştu: “Beni öldürme. Bir gün senin hayatını kurtarırım.”
Avcı kahkaha attı: “Şimdi Azrail gelse beni nasıl kurtaracaksın?”
Bir süre sonra avcı silahı ateşledi ama kuşa değil. Serçekuş açıklama yaptı: “Bataklığa düşersen, yakınında kimse olmazsa, uçar gider ailene haber veririm.”
Zaman geçti. Avcılar tekrar göle geldi. Ortalık avla doluydu. Torbalar dolmuştu ama gözler doymuyordu. Avcı bir ördeği vurdu. Onu almaya giderken bataklığa saplandı. Çırpındı, “İmdat!” diye bağırdı.
O anda Serçekuş’un sözü aklına geldi.
Ve Serçekuş göründü. Avcı sevindi ama çaresizlikten ağlamaya başladı. Kuş onun omzuna kondu: “Kaderinde bu dünyanın ekmeğini yemek varsa, seni kurtaracağım” dedi.
Kuş havalandı, döndü ve ağzında kalın bir ip getirdi. Avcı tüm gücüyle ipe tutundu. Ucu bir yere bağlıydı. Kendini çekti ve kurtuldu.
Yorum Yaz
ŞİİRİ SESLENDİRMEK İSTER MİSİNİZ?
Şiiri kendi sesinizle okuyabilir ve hemen yükleyebilirsiniz.